İstanbul Üç Şehrin Hikayesi Kitap Tanıtımı

İstanbul Üç Şehrin Hikayesi Kitap Tanıtımı

İstanbul: Üç Şehrin Hikayesi, Goodreads okurlarınca 4.13 puan ile değerlendirilmiş dev bir eser. Ek bölümler hariç tam 714 sayfadan oluşuyor. Bettany Hughes’ün üçüncü kitabı olma özelliğini taşıyan eserin çevirisi Abdullah Yılmaz tarafından yapılmış. 2017 tarihli. Abdullah Yılmaz’ın kalemine sağlık diyorum. Çünkü dev bir eserin su gibi okunmasında onun tercümesinin kuşkusuz çok büyük payı var.

Akıcı olmasının yanında, resim ve haritalarla zenginleştirilmiş muhteşem bir hazine.İstanbul, fatihleri fetheden, her geleni kendisine âşık eden bir şehir olduğundan olsa gerek yazarı kendisine âşık etmiş. Yazar Bettany Hughes, “İstanbul’a ilk kez 25 yıl önce gittim ve o zaman âşık olduğumu anladım.

Şehir geçmişte birçok büyük uygarlık için mihenk taşı olmuş ve bin yıl boyunca nesillerin hem hayallerini gerçekleştirmiş hem de hayal kırıklığına uğratmıştır. Haklı olarak “O Şehir” diye bilinir çünkü iki safir arasındaki zümrüttür, tüm dünyanın arzuladığı yerdir.” demiştir.İstanbul Üç Şehrin Hikayesi (Arka kapak yazısından )

İstanbul Üç Şehrin Hikayesi Kitap Açıklaması

Şehrin tarihi, Yenikapı metro istasyonu kazılarında ortaya çıkan ve MÖ 6300-5800 yılları‘na tarihlenen arkeolojik bulgularla başlıyor. Bu tarihlerde “Karadeniz Tufanı” denen olay yaşanıyor ve bugünkü İstanbul’un topoğrafyası oluşuyor. Eser, İstanbul tarihine bu olayla girip tarihi “Gezi” olaylarına kadar getiriyor. Peki, neden üç şehrin hikâyesi? İstanbul’u Doğu Roma Dönemi, Osmanlı İstanbul’u ve Cumhuriyet Dönemi modern İstanbul olmak üzere üç ana eksene oturtuyor.

Mevzubahis İstanbul olunca anlatılanlar öylesine derin ki! Antik Yunan ve Roma Dönemleri, pagan kültürler, Hristiyanlık tarihi ve teolojisi, efsaneler, savaşlar, Peygamber Efendimiz (SAV) ve İslamiyet,büyük abideler (ve tabii ki gözümüzün nuru “Ayasofya”) ticaret ve Yahudiler, Vikingler, keşişler ve hadımlara kadar her şey anlatılmış.

Tarih; dur durak bilmez, akışı engellenemez bir ırmaktır. Tarihçi de bu akış içerisinde olayların birbiriyle bağlantısını sebep ve sonuç dairesinde izah ederken okuyucuyu kendine bağlıyor. Olayların sembolik anlamlarına dahi yer veriyor: ‘’Konstantin bu konuda yalnız değildi. Kendisinden önce, antik dünyanın başka liderleri de Troia’yı ziyaret etmişti: MÖ 480 yılında Kserkses, MÖ 334 yılında Büyük İskender.

Yastığının altında bir hançer ve Homeros’un eserlerinin bir kopyasıyla uyuyan İskender,kendisini ikinci bir Akhilleus olarak görüyordu. Konstantin açısından ise bu seyahat açıkça sembolik bir jestti; kendisini eskinin görkemiyle ilişkilendirmek isteyen, açık fikirli bir yönetici için gayet yerinde bir davranıştı bu.  Troia nihayetinde bir kahramanlar şehriydi ve on yıl boyunca düşmanlarına karşı direnmiş ve sonra yalnızca bir Yunan hilesine yenilmiş olmasıyla hafızalara kazınmıştı.

Soylu Troialılar nihayetinde Romalıların atalarıydı; onlar şehirlerini asaletle savunmuştu; namı zamanı ve mekânı aşarak tüm dünyaya yayılmıştı bu şehrin. ‘’ (Sayfa 142’de 2. paragraf) Peki ya Fatih Sultan Mehmed? Yazar, burada Türklerin Sultanı Fatih’e hakkını teslim ediyor:

‘’Mehmed, Konstantinopolis’e yalnızca bir fatih olarak değil, ‘inancı için savaşanların efendisi’,‘gazilerin gazisi’ olarak girmişti.’’(Sayfa 492) İnancı için savaşanların efendisi betimlemesine bayıldım.

Bunun gibi birçok güzel tasvir yaparken İslamî konularla ilgili klasik Batılı görüşlerden uzak, daha olgun ifadelerde bulunuyor. Ardından fetihten sonra da Hristiyan geleneklerin yaşatıldığını anlatıyor. Yani diyebilirim ki yazar, bu eserinde objektif bir bakış açısı sergilemiştir.

Eserde gravürler, fotoğraflar ve haritalar gibi bolca görsel malzemeye yer verilmiş. Eserde anlatılan hemen her konuya ait görsel mevcut. Resmî yazışmalardan bahsedildiği gibi, aşk mektuplarından da örnekler verilmiş.

Savaşa gitmek üzereyken yapılan yazışmalarda kullanılan sert dil, sizi hayretler
içinde bırakabilirken aşk mektuplarında yazılan satırlar ise yüreğinizi yakabilir. Aşk mektupları demişken İstanbul’un Nova Roma adıyla kurulduğu dönemde kadın-erkek ilişkileri ve hadım kültürü için ayrı bir bölüm açılmış, Sex and the City başlığıyla aynı addaki meşhur diziye bir gönderme yapılmış.

Bilinmezliğiyle meraklıların ancak hayalî olarak kurgulayabildiği, Osmanlı Dönemi’nin kara
kutusu harem ve burada yaşanan olaylar da anlatılmış. Ancak ben sizin merakınızı canlı tutmak adına bu konuda bir şey yazmayacağım.

Eserin sekizinci kısmı “Ayaklanma ve Fırsatlar Şehri” başlığını taşırken 1800’lü yıllardan itibaren yaşananları anlatıyor. Burdan itibaren görsellere fotoğraflar da ekleniyor, mekânları ve kişileri biraz daha yakından tanımış oluyorsunuz. Devam eden kısımlarda ise Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet yıllarını İstanbul’dan izlemiş oluyorsunuz.

Nihayet eserin sonuna geldiğimizde “Küresel Gelecekler” başlığı ile yazar; kanaatlerini belirtiyor,öngörülerde bulunuyor.Bu kadar hacimli bir eserden kısaca bahsetmek elbette ki mümkün değil. Tarih bölümü okuyan ya da sıkılmadan okuyup İstanbul’un tüm tarihini öğrenebileceği bir kaynak. Hem akademik hem de popüler tarih kitabı denebilir.

Azimli bir tarih okuyucusu olarak beni üzen bir şeyi de belirtmek isterim. Biz Türkler tarih yapmak konusunda dünyada nam salmış bir millet olsak da tarih yazımı konusunda dünyadan geri kalmış bir milletiz.

Dikkatle bakarsanız en iyi tarihçiler, Türkologlar genelde İngiliz, Fransız ve Rus bilim adamları oluyor. İngilizlerden Bernard Lewis, Fransızlardan Jean Paul Roux, Ruslardan ise Wilhem Radloff’u örnek verebiliriz. Bu eseri de yine bir İngiliz tarihçi kaleme alıyor. Yani bizim olanı, yine bizden olmayanlar anlatıyor. Umarım bu durum gelecekte değişir.Kitabı Buradan İnceleyebilirsiniz.

Yazar: Mesut Yılmaz

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here